Uluslararası Bursa Festivalimizin ender yabancı şarkıcılarından birisi olan Mckennitt’i Açıkhava’yı sesi, yorumu ve saz arkadaşlarıyla adeta inletti. 2 saate yakın süren konserde dinleyenler müthiş bir müzik ziyafetine ortak olmanın keyfini yaşadı…
Bu zamana kadar katıldığım organizasyonlardaki en ilginç durumu önceki akşam yaşadım. Kanadalı yıldız ve arkadaşları inanılmaz bir performans sergiledi. Dikkatimi çeken en önemli olgu ise, çoğu orkestra sanatçısının birden fazla enstrümanı çalabilmesiydi. Başta Mckennitt olmak üzere, herkes farklı kimliklere bürünebiliyordu. Kanadalı yıldız arp ile başladığı gecede org, piyano ve akerdeondan farklı tınılar sundu. Arkadaşları da öyle… Bir bakmışsınız davul var, bir anda darbuka çalmaya başlamış, bir yanda kemençe, ardından ut, zil vs vs… Tam bir orkestra olmuşlar… Bence dahası var…
Birden fazla orkestra olmuşlar hatta…
Konserin geç başlaması bazı seyircileri kızdırmış olacak ki, alkış ile protesto sesleri yükseldi saat 21:30 civarında… Sanki sanatçılar da bu anı bekliyormuşçasına sahneye çıkmaları ise ilginç bir tesadüf olarak gecenin notları arasındaki yerini aldı. Belki geç oldu ama güç olmaması, gecenin renkli geçmesi ise büyük önem taşıyor aslında…
Enfes bir giriş şarkısıyla konsere başlayan ekip, büyük alkış aldı. Bursa sonuçta kültür sanat etkinliklerinde Açıkhava Tiyatrosu’na akın eden, sanata ve sanatçıya sahip çıkan bir yapıya sahip bir şehir… Loreena Mckennit’in şarkıların arasında anlattığı İngilizce hikayeler, bazıları için sıkıcı bir ana dönüşürken, bazıları için de tebessüm ve hatta kahkahalı anlara imza attı. Zira İngilizce bilenler şarkıların öykülerini, Türkiye’ye olan övgüleri kavrayabildi…
Ancak uzun zamandır rast gelmediğim bir de olumsuz örnek yaşadık Açıkhava’da… Hava konser izlemeye son derece müsait, müzikler ruhun derinliklerini okşuyorken, bir anda insan silsilesini geçmeye başladı önümüzden… Hem içeri girenler vardı, hem de dışarı çıkanlar…
Müzik resitali bir anda otobüs garına dönüşmüştü…
Tiyatrolarda bir kural vardır… Oyun başladıktan sonra kimse içeri giremez… Çoğunlukla da oyun bitene kadar kimse salonu veya mekanı terk etmez… Çünkü o mekanda aksiyon olacaksa o sadece sahnede gerçekleşir… Bunun dışında gerçekleşen tüm hareketler, sahne üzerinde sanatını icra eden kişinin dikkatini bozar hatta motivasyonunu düşürür… Kaldı ki, sahnede gerçekten önemli bir grup ciddi performans ve emek gerektiren bir işe imza atıyorken, onların önünden geçmek sahne edebine aykırıdır.
Başbakan Erdoğan’ın söyleminden yola çıkarak alevlenen ‘edep’ tartışmasına bizler de yeni bir boyut kazandırmış olduk böylece. Tiyatro veya konser salonlarında sanatçıların önünden geçip gitmek AKP veya AK Parti tartışmasından daha önemlidir bence…
Elbette bu anlattıklarım yaşadığımız muhteşem gecenin tadını kaçıracak boyutta olmadı. Yine de ayağımıza batan kıymıkları ayıklamak için en azından bir girişimde bulunmak önemlidir…
Gecenin en komik anını ise sona saklamak istedim… Koltuğumuza kurulup, konserin başlamasını beklerken, enteresan bir insan sirkülasyonu yaşandı çevremizde. Vızır vızır geçen insanlar sol tarafımızda oturan beyefendiyi ya tek başına ya da birlikte fotoğraflama uğraşı içindeydi…
Bir yandan umursamaz davranıp, bir yandan da meraklı gözlerle izlemek gerçekten zor bir gece yaşatacaktı bize. Fotoğraf çektiren kişiler de hiç ipucu vermedi son dakikaya kadar…
Cesaretimi toplayıp tam sorma girişiminde bulunacaktım ki, son gelen fanatik hayran işin rengini belli etti.
Meğer tam 20 dakikadır yan yana oturduğumuz kişi Kurtlar Vadisi dizisinin sevilen karakteri Hüsnü’yü oynayan Adnan Erdoğan’mış… Diziyi takip ettiğim halde özür dileyerek kirli sakalından dolayı tanıyamadığımı kendisine ifade ettim.
Biraz önce aktardığım gibi konserin gecikmesi Adnan Bey’le farklı bir diyaloga imza atmamıza da neden oldu.
-Hüsnü Bey, Polat’ı da çağırsanız da duruma bir el atsanız
- Rica ederim… Bari bu işe bizi bulaştırmayın…