Ülkemizde en kolay yöntem bu. Kamera karşısına geçmek ya da kamera önünde konuşan birisinin arkasından kafa kol uzatmak.
Daha şanslı olanlar ise televizyonlarda yarışma programlarında hünerlerini sergilemekle meşguller. Bir döneme damgasını vuran BBG gibi, son dönemde büyük yankı uyandıran Yemekteyiz gibi.. İki sansasyonel yarışmaya katılanlar, dışarıda gördükleri ilgiden yarışma süreci devam edene kadar gayet memnunlar…
Ancak ya sonrası…
İşte en büyük psikolojik etmenlerinden biri depresyon oluyor. Hayatınızda görmediğiniz isimler, sizin adınızı koro haline bağırıyor. Tanımadıkları insanların evlerine konuk olup, sevseniz bile, beğenmemiş gibi yaparak yemek yiyorlar. Yemekleri götürüp “ Ben soslu tavupu hiç sevmem, yemedim bile” diyorlar. Popülerlik kazandıklarını zannedip, kendilerini fezalarda görüyorlar…
Ekrandaki cicim günleri bitip, kendi hayatına dönen yarışmacıların son halleri ise meçhul oluyor. Elbette istisnalar kaideyi bozmuyor. Geri kalanlar ise geçmiş hayatlarına dönüyorlar ise şanslı sayıyorlar kendilerini…
Diyeceğimiz o ki, bu tarz yarışmalara katılan insanlar, yapımcılar tarafında portakal gibi görülmemeli. Suyu sıkıldıktan sonra, posası kenara bırakılmamalı…
Elbette o kişilere de büyük görevler düşüyor… Toz pembe gibi görünen her şey aslında o kadar da güzel değil. Hayatın sillesi acımasız… Yedin mi oturtuyor…
Herkes hayatının bir döneminde meşhur olmak istiyor. Ancak o ağırlığı kaldırmak gerçekten zor. Nice programlara bakın, o aklı başında sanılan insanlar, beyaz camın önünde ne durumlara düşüyor… Kafasında bardak kıran, abuk subuk hareketlerle gündem yaratmak isteyenler her gün televizyonlarda… Öğle kuşaklarında…
Şöhret popülerlik bitince de sabah kuşaklarına, malzeme oluyorlar…
Meşhur olmanın dayanılmaz hafifliği,bir ağırlık yapıyor üzerinize afiyet…